Sohbet: Fikir Söyleşileri #2: Müslümanların geri kalma sebepleri
#1
unknown.png

Benim aklımı da uzun zaman önce meşgul etmiş bir soruyu size yöneltmek istiyorum. İslam coğraftası bir zamanlar bilimde, Avrupa'ya yol göstermişken, bu topraklardan İbni Haldun, İbni Rüşd, İbni Sina gibi birçok bilim adamı çıkmışken nasıl oldu da bu kadar sefil bir hale düştük. Bayağı çetrefilli bir soru. 
Böylelikle Strategyturk Kültür Kulübü tarafından düzenlenen Fikir Söyleşilerinin ikincisine hoş geldiniz diyorum ve sözü size bırakıyorum.
Ara
Cevapla
#2
Şimdi baştan yanlış anlaşılmalara sebebiyet vermek için birkaç şey söyleyeceğim. Öncelikle dinine bağlı milliyetçi bir bireyim aşağıda paylaştığım söze kesinlikle katılıyorum ve İslam'ın geri kalma sebebi olmadığını müslümanların olduğunu düşünüyorum. İslamı yanlış anlayıp bilmeyen müslümanların.

“ Çin bizi işgal ederken, bizler Cami’de Allah’ın 99 adını 33’lük mü yoksa 99’luk tesbihle mi çekelim diye tartışıyorduk”
Doğu Türkistan Lideri İsa Yusuf Alptekin
ezgif.com-resize.jpg
[+] 2 üye Gurt nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#3
Bazi arkadaslarin hoşuna gitmeyecek ama ozellikle mogol istilasidir. Zaten mogollar hristiyan avrupaya neredeyse hic zarar vermemis sadece  bir macar ve rus seferi yapmis ve tum avrupanin papanin etrafinda toplanip onun kölesi olmasini sağlamıştır. Ama ozellikle yayildigi coğrafya muslumanlarin yogun yasadigi yerlerde katliamlar, yanginlar, felaketler, hastaliklari eksik etmemistir. 
Buna cok sevdiginiz timur da dahildir. Kaçan osmanli sehzadesini vermedigi icin yakip yiktigi tek hristiyan sehir izmiri katmiyorum buna. Neredeyse islama verebilecegi zarari verip ortadan kalkan buyuk beladir ki kendileri altinordu devletini parcalayip bugun ruslarin bu kadar guclenmesine sebep olmuştur. Ama fransa ve kastilya krallarına dahi dostluk mektubu yollamaktan geri kalmamistir zati sahaneleri. 

Her neyse konuya doneyim. Ozellikle bagdat kutuphanesinin yakilmasiyla islam dunyasini 600 sene geriye dusurmus. Boylece bilime dusman mistikci tarikatlarin, cemaatlarin ortaya cikmasini saglamislardir. Muslumanlar arasında biz yanlis islerle uğraştığımız icin Allah bizi cezalandirdi denmesini sağlayıp bilimden uzak olmasını sağladı.
 
Ayak üstü yazdığım için çok iyi bir yazı değil ama zaman bulabilirsem bilimsel tarihçilik diliyle  Mogollarin ve timurların neden sevilmemesi gerektiği ile ilgili
güzel bir tez yazmak isterim buraya.

Buraya da çok müslüman, cihadcı timur'un yazışmalarını atıyorum
[+] 5 üye Mabella nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#4
İlk gönderideki fotoğrafta adam elindeki açı ölçere benzer şeye niye gözünü dayamış.
Ara
Cevapla
#5
(05-03-2019, 18:30)Muhibbi : İlk gönderideki fotoğrafta adam elindeki açı ölçere benzer şeye niye gözünü dayamış.

Irkçılık ideolojik bir düşünce değil,  psikolojik bir hastalıktır...
[+] 3 üye jax61 nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#6
Eş'ariyye ve İmam Gazali. Başka hiçbir sebebi yok.
[+] 1 üye EspadadelAlba nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#7
Aynı şey yahudiliğin ve hristiyanlığında başına geldi fakat bu dinler reform sürecinden geçtiler. Dinin kendisi reform sürecinden geçmedi, insanların dini öğrenme, anlama ve uygulama biçimi, anlamadığı yerleri araştırma biçimi reformdan geçti. Batı Hristiyanlık ilk ortaya çıktığında altın çağını yaşadı, insanlar hristiyanlığı kullanarak diğer insanları kontrol etmeye çalıştığında karanlık çağlarını yaşadı fakat karanlık çağlarını yaşarken bile doğudan çok geri kalmadı, bilgi doğal olarak yayılıyor, savaşlar sıranda karşı tarafın kullandığı yeni bir silahı görünce yada kalelerde kullandıkları teknolojileri görünce bunları kendilerine uyguladılar hızlıca. Reform sürecinden sonra patlama yaşandı. İslamiyet yeni ortaya çıktığında altın çağını yaşattı, şu anda karanlık çağlarını yaşıyoruz. İslamiyeti kendisinin çok iyi anladığını, bizlerin anlayamayacağını, kendisi ne derse o şekilde hareket edersek ancak Allah yolunda ilerleyebileceğimizi söyleyen bir sürü insan türedi tüm islam aleminde yani ruhban sınıfı ortaya çıktı üstelik Hristiyanlıktaki ruhban sınıfından çok daha tehlikeli, merkezi bir otorite tarafından belli kurallara dayalı olarak işlemiyor, herkes kendi kafasına göre. Müslümanlar kendi reformlarını yaşadığında bu problemler ortadan kalkacak.
[+] 1 üye AbsoluteZero nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#8
(05-03-2019, 17:19)Gurt : “ Çin bizi işgal ederken, bizler Cami’de Allah’ın 99 adını 33’lük mü yoksa 99’luk tesbihle mi çekelim diye tartışıyorduk”
Doğu Türkistan Lideri İsa Yusuf Alptekin

Sonuç ne çıkmış? 33lükle mi 99lukla mı çekmemiz lazım? Bende 11'lik var olmaz mı?
There are consequences to killing a God!
Ara
Cevapla
#9
dksl7rhxoaasvf6.jpg

Bu döngüye bağlıyorum ben biraz. Müslümanlar zamanında bilimsel ve siyasi olarak çok büyüdüler, geliştiler. Müslümanlar bu gelişmeler sayesinde refaha kavuşarak rahata alıştılar ve gelişme ihtiyacı hissetmemeye başladılar. Buna karşılık olarak tarihi boyunca sürekli siyasi olarak kavga veren ve müslümanların en iyi dönemlerinde en zor dönemlerden geçen Avrupa bu durumdan kurtulmak için sürekli arayıştaydı.
[+] 5 üye Aytaç nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#10
(05-03-2019, 18:57)jax61 :

Çok teşekkürler sınıfta bunu konuşmuştuk ama cevap bulamamıştık.
Ara
Cevapla
#11
İslam ülkelerinin geri kalması, genel olarak geri kalmışlık meselesi belki de sosyal bilimler alanında en çok tartışılan meselelerden birisi. Türkiye'de 60'lı yılların sonu 70'li yılların başındaki düşünce ikliminde bu konu, şu anda olduğundan çok daha fazla ortalığı elektriklendiren ve aydınlarımızın ilgisini cezbeden bir konuydu. İsmail Cem'in Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi, Stefanos Yerasimos'un Azgelişmişlik Sürecinde Türkiye gibi, bugün bile pek çok kişi tarafından beğenilerek ve tartışılarak, yani yazılış amaçlarına uygun biçimde okunarak pek çok eser bu dönemde kaleme alınmış; nasıl ve neden bir zamanlar dünyanın en büyük imparatorluklarından birisiyken Küçük Asya'ya sıkıştırılmış, iç içe geçmiş fasit dairelerde dönmeye mahkum edilmiş bir ülkeye dönüştüğümüz sorusunu cevaplayan pek çok yanıt ileri sürülmüştü. Uzun süre küllenmeye terk edilmiş bir mesele olarak gözüken bu soru, Daron Acemoğlu'nun Ulusların Düşüşü kitabının yayınlanmasıyla ve Türkiye'nin uzun yıllar sonra, yeniden kalıtsal hastalıklarından kaynaklandığı düşünülen bir ekonomik darboğaza girmesiyle yeniden yanıtlarını aramaya başladı, diyebilirim.

Ben, bu soruya, çok basit bir yanıt verebileceğimizi düşünüyorum: İslam'ın ekonomik altyapısıyla ve ideolojik üstyapısıyla yeni sistemle bir tezat oluşturması ve dünyanın değişen koşullarının aleyhine dönmüş olması.

İslam, feodal dönemde ortaya çıkan bir din olarak, siyasi ve ekonomik örgütlenmesini, öncelikli olarak bu ekonomik sisteme göre oluşturmuş; bu sistemin geçer akçe olduğu yıllarda, elinde tuttuğu bölgenin coğrafi imkanlarından da yararlanması ve aynı zamanda sürekli ganimet akışını besleyen bir askeri seferberlik ruhuna sahip olması sayesinde, hatırı sayılır bir dönem boyunca dünyaya ağırlığını koyan ülkelerce temsil edildi. Sadece Müslüman devletler değil, genel olarak Doğu toplumları, değerli emtia malları üretmeleri ve ticaret rotalarını kontrol etmeleri sayesinde, dinç nüfuslarının da yardımıyla Batı'ya göre çok daha üstün bir görünüm sergiliyorlardı. Avrupa'nın Asya'yla girdiği ticarette, uzun yıllar boyunca, para piyasalarını etkileyecek ölçüde açık verdiği bilinir. İpek, baharat, belki de manifaktür ürünleri gibi pek çok nitelikli malın üretildiği esas yer, Yakındoğu ve Uzakdoğu memleketleriydi.

İslam'ın feodal dönemde ortaya çıkması nedeniyle anti-kapitalist çizgilere ve doğum lekelerine sahip olduğu hem sokaktaki sıradan insanların hem de akademik-teorik düzeyde çalışmalar yapan insanların kolaylıkla görebileceği gerçekler. İslami sosyalizm tartışmalarında olabilecek en uç noktaya vardırılan bu anti-kapitalist izler, genellikle, zekat kurumu, fakirlerin himaye edilmesine yönelik güçlü vurgular, faiz karşıtlığı olarak bilinir. Oysa, Müslüman ülkelere, uzun yıllar boyunca sahip olacakları ekonomik gücü veren ekonomik kurum ve düşünceler de İslam'ın iktisadi öğretisi içinde yer alır. Bugün, Marksist tarih anlayışının etkisiyle modern döneme has şeyler olarak gördüğümüz pek çok kapitalist yapı, tarihin erken devirlerinden beri mevcuttur ve İslam toplumları, bir zamanlar, bu kurumların gelişiminde önemli pay sahibiydiler. Bazı yazarlar İslam ülkelerinde tekel, şirket, kayıt defteri, bankacılık, faizcilik gibi kurumların Avrupa'dan çok daha önce ortaya çıktığını ileri sürmüşler; İslam'ın ortaya çıktığı, ilk devlet pratiğini edindiği coğrafyanın önemli bir ticaret güzergahı olduğuna ve tüm önderlerinin de -başta Peygamber olmak üzere- bir hayli zengin girişimciler olarak göze çarptığına dikkat çekmişlerdir. Dolayısıyla, İslam ekonomisi içinde anti-sosyalist unsurlar da bol miktarda mevcuttur. Mülkiyetin İslam'da ne kadar önemli bir şey olduğu, konuyla ilgilenenlerin malumudur.

Burada konunun ekseninden biraz saptığımın farkındayım ama hemen toparlayacağım. Varmak istediğim nokta, İslam'ın, ekonomik kalkınmayı kolaylaştırıcı pek çok unsurla dolu olduğu; genellikle kapitalizme alternatif olarak sunulan iktisadi öğretisinin, sosyal piyasa dediğimiz bir ekonomik modele daha yakın durduğudur. Sosyal piyasa ekonomisi tabirinin ve sisteminin Almanya'daki Katolikler tarafından geliştirilmesi, bana kalırsa bir tesadüf değildir; iki model de dinlerin dengelilik-ılımlılık vurgusundan beslenmiştir. Bu sistem özel mülkiyetin gelişimine düşman değildir, fakat bu gelişimin toplumun zararına olmamasını bir şart olarak ortaya koyar ve devlet müdahalesine önemli bir yer verir. Ancak en temelde bir piyasa ekonomisidir; devletin iktisadi hayata bir denetleyici-düzenleyici olarak girmesine izin verir, onun her şeyi ele almasına değil.

İslam'da böylece iki yönlü bir ekonomik öğreti oluştu: Özel teşebbüsü himaye etmekle beraber onun kar arayışına her zaman bir parantez koyan, lonca gibi geleneksel üretim tekniklerini de taşıyan, faize karşı tartışmalı bir karşıtlığı bulunan, kapitalizmin bireyselci-karcı dürtülerine de sosyalizmin planlama tutkusuna da uzak, ilginç bir öğreti. Dünyanın ana ticaret rotalarını, üretim merkezlerini elinde tuttuğu sürece bu model gayet başarılı sonuçlar verdi. Ancak karşısındaki sistem, başlangıçta cılız kalsa da, en geç 11. yüzyıldaki yeni aşamasına girerken, tüm dış etkenlere rağmen Avrupa'yı uyandırmaya başladı. Kar tutkusunun yarattığı zincirleme etkiler kent hayatını, bilimi, sanatı, tekniği, yasaları ve siyaseti değiştirip kıtanın potansiyelini açığa çıkardı. Bir süre sonra ticaretin nabzı Doğu'dan Atlantik'e kaydı; gelişen manifaktür de Avrupa'nın iktisadi tıkanmışlığını ortadan kaldırdı; özel mülkiyet biriktirmenin ve kar elde etmenin serbest bırakıldığı, teşvik edildiği bir yapı sayesinde bu gelişmeler kıtanın üzerindeki ölü toprağını kaldırdı. Buradaki önemli kırılma noktaları, para kıtlığı yaşayan Avrupa'ya yönelik Amerika merkezli değerli metal akışı, Avrupa'da çeşitli bölgelerde manifaktürün dirilişi ve ticari faaliyetlerin, çarpan etkileri yaparak hızlanmasıdır.

Kapitalist sistem, feodal sistemin uzantısı olan İslam ekonomisi/toplumu/siyasetini, kısa sürede her yerde önce durdurdu ardından mağlup etti: Serbest piyasa ekonomisi İslam ekonomisine kıyasla çok daha fazla zenginlik ve refah üretti; Batılı devletlerin orduları Müslüman devletlerin ordularına kıyasla daha hızlı mobilize olabilmeleri, daha iyi silahlar ve teknikler kullanmaları sayesinde zaferler kazandılar; Batı'nın modern bürokratik devletleri, toplumlarını Müslüman devletlere göre daha iyi kontrol edebilmeye, yönlendirmeye ve eğitmeye başladı. Batı sömürgeciliği, bu açıdan Doğu'nun geri kalmasının sebebi değil, sonucudur. Nitekim pek çok Doğu ülkesi bu sömürgecilik dönemin sona erdikten sonra da bir yokuşta debelenmeye devam etti. Bu esnada İslam'ın iki yönlü ekonomik düşüncesinde ve aslında iki kutuplu tüm öğretilerinde ağırlık merkezleri değişti. İslam Rönesansı'nı baltaladığı düşünülen ekol değişimleri bu açıdan yorumlanabilir belki. Bu uzun süreçte İslam'ın yalnızca ekonomik temelleri değil, geliştirdiği aile, devlet anlayışı, şehircilik anlayışı, genel olarak medeniyet algısı da ekonomik altyapıyla karşılıklı bir ilişki içinde fena halde sarsıldı. Kaba bir maddecilikten kaçınarak, örnek vermek gerekirse, lonca geleneği ve kişisel çıkar düşüncesi aynı anda çökmüş/sarsılmıştır, denebilir.

Buradan, Müslümanların geri kalmalarının tek ve mutlak sebebinin İslam olduğu kanaatini taşıdığım sonucu çıkmamalı; nitekim çeşitli alanlarda ne büyük zaferler kazandığına tarih şahit. Bu konuda, yine İslam'ın sınırları içinde kalmak isteniyorsa, çeşitli zayıflıklarına ve -benim de paylaştığım- eleştirilerine rağmen Meşrutiyet İslamcılığının teknik tutkusunu hatırlatmak; Mehmet Akif'in "İslam'ı asra okutmalı" önerisini anımsamak yardımcı olabilir. Avrupa'daki yeni sistemin oluşumunda büyük pay sahibi olduğu düşüncesi nedeniyle İslam'a da Protestanlık benzeri bir süreci yaşatmayı öneren reçeteler, Protestanlığın büyük bir şiddet dalgası yaratmış olması nedeniyle pek akıllıca bir yol olmayacaktır. Müslümanlar, İslam içinde bir çözüm bulmak istiyorlarsa, dinlerinin ""ilerici"" yönlerini hatırlamak ve öne çıkarmak; bunun yanı sıra ve belki de bundan daha önemlisi, sistemleri dış dünyadaki koşulların değişimiyle tıkandığı için, geri kalmışlıklarına yol açan dışsal etkileri kaldırmak için çabalamalıdırlar.
Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında/Aşklarım, inançlarım işgal altındadır
tabutumun üstünde zar atıyorlar/cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar/denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.
[+] 5 üye basileus nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#12
(22-03-2019, 00:27)basileus : Batı sömürgeciliği, bu açıdan Doğu'nun geri kalmasının sebebi değil, sonucudur.

Bence Batı Sömürgeciliği'ne neden olan fikri hareketlerin incelenmesi gerekir; özellikle etik açıdan. Belki müslümanlar o kadar da geri kalmamıştır, Batı Medeniyeti çok ileri gitmiştir.

https://eksisozluk.com/entry/72449371

'insan eğer kaybettiği şeyin eksikliğinde ezilmişse yani o şeyin yokluğu büyük acılar doğurmuşsa, bulduğu vakit sözü edilen şeye eskisinden daha fazla değer yükler. öyle ki bu kutsamaya kadar gider. ortaçağın katı kilise tahakkümü altında değersizleşen insan aydınlanmayla birlikte merkeze konumlanmış ama elbette bununla yetinmemiş kendini takdis etmiştir. bahar geldiğinde ahırdan çıkarılan danaların canlı ama koordinasyonsuz bir şekilde deli gibi oraya buraya koşmasına benzer biçimde insan da boyunduruktan kurtulmanın hafifliğiyle korkunç bir özgüven kazanmıştır. hal böyle olunca felsefi olarak doğaya hakim olma düşüncesiyle yetinmemiş varlığa da hükmetme arzusu duymuştur. dolayısıyla bir ucunda kilise diğer ucunda insan olan düzlemde tanrı hakiki manada hep göz ardı edilir. kölelikten efendiliğe terfi eden insanın duyduğu bu korkunç özgüvenin adı hümanizmdir.'
[+] 1 üye Ibn Khaldun nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#13
aslında standard bir söz ama Tembellik bu hepimizde var arayışta değiliz hazırcıyız dışardan alırız ürtime ne gerek var diyen kafalar sayesinde böyle olduk Peygamber (s.a.v) Efendimizinde dediği gibi O kadar Çok olucaksınız ki sayınız belli olmuyacak ama bir rüzgarda devrilen bir başak gibi ayrı olucaksınız
Ara
Cevapla
#14
Müslümanların büyük bir çoğunluğu, tutucu, muhafazakar ve geleneklerine bağlıdır. Bugün Anadolu'daki insanlar da aynı şekilde muhafazakar ve tutucudur. (hepsi değil)
Ara
Cevapla
#15
İslam ve özellikle Ortodoks İslam ekolüdür efendim. İzin verin, açayım. Bu sayılan bilim adamlarının çoğu dönemlerinde tekfir-aforoz edilmiş adamlardır, bilimi dinden üstün tutarlar, çünkü Mutezile adı verilen itikadi mezhebe mensupturlar. Müslüman arkadaşların çoğu bilmez, her Müslüman iki adet mezhebe sahiptir, İtikadi ve Ameli. Ameli mezhepler Hanefiyye, Malikiyye, Hanbeliyye, Şafiyye, İsmailiyye, Zeydiyye gibi büyük mezhepleri ve daha onlarda küçük mezhebi içerir. İbadetler ve hukukla ilgili dini anlaşmazlıklar ameli mezheplerin alanına girer ve onlar üzerinden temellenir. İtikadi mezhepler ise İslam'ın inanç esaslarına dair mezheplerdir. Bunlar örneğin Kuran yaratılmış mıdır hep var mıdır gibi sorularla ilgilenir, bir nevi İslam felsefesi. İşte İslamcıların her fırsatta övündüğü bilim adamları ile İslamcılar arasındaki farkı yaratan kısım itikadi mezheptir. Temel itikadi mezhepler kaderciden iradeciye doğru Cebriyye, Eşariyye, Maturidiyye ve Kaderiyye-Mutezile mezhepleridir.
Cebriyye mezhebinin varsayımı Tanrı'nın insanlara tamamen hükmettiğidir. Mutezile ise neredeyse İslam tandanslı deist diyebileceğimiz bir oluşumdur. Felsefeyi vahyin üstüne koyarlar. Nakli aklın aşağısında tutarlar. Tanrıdan çok kendilerine güvenirler. Ortaya çıkaran adamın (V. bin Ataullah) cemaatten ayrılıp kendi görüşlerini kurmaya başlamasının sonucu olarak bu mezhep ortaya çıkmıştır, İslam tarihindeki heterodoks İslam kolları(Alevilik benzeri) ile beraber bence en ilgi çekici ve hayranlık uyandırıcı harekettir. Bu adamlar cemaatten ayrı takılmıştır, kaçlık tespih kullanılacağıyla değil tespihi üretmek ile ilgilenmişlerdir. O zamanların yazılarında insanların cin korkusundan geceleri çıkamadığı Bağdat sokaklarında gece üçte volta atmalarıyla zihinlere kazınmışlardır.
İşte bu hareket mensupları, gerek Arapların eline geçen imparatorluk payesi ve değerli topraklar sonucu ortaya çıkan müreffeh kesimin tarihin doğal gidişatı içerisinde oluşturduğu elit entelektüel kesim olmayı başarmalarıyla, gerekse kaderci anlayışları, garip dünya tasvirleri, bilimsel hataları ile beraber İslam'ı camiye kilitlemeleri ve kendi öz akıllarını İslam'ın üstünde yetkili merci kılmalarıyla tonlarca bilimci, mütefekkir ve benzeri imamların aksine gerçekten işe yarayan adam çıkarmışlardır.
Fakat bugünkü Menzil, İsmailağa, İhvan, Boko Haram, IŞİD ve Madımak'ın arkasındaki karanlık aşığı, gerici, bağnaz ortodoks İslam kendini o tüm Orta Doğudaki aydınlığı emmeye odaklı karanlığıyla beraber ortaya koymuş, bu adamları sapkın ilan etmiş, halk desteklerini yıkmış ve kovuşturmaya uğratmıştır. Bu insanların da esasen en büyük şansı antik Roma, Yunan arşivlerinin, dünyadaki aydınlığa, uygarlığa ve bilime dair her şeyin temelindeki o görkemli özün hakimi olmaları ve onun üzerine bir şeyler koymak için azimle çalışmalarıdır. Onların esas yuvasıysa artık Endülüs'tür, Hispaniola.
İslam dünyası Eşari ve Ortodoks bir karanlığın içine nefes alamayacak derece batmışken bu insanlar sanatlarını, zihinlerini ve güçlerini bu kez de eski medeni Darül İslam'ın son kalesi Endülüs için ortaya koymuşlardır. Belki o çağda Avrupa'nın en gelişmiş medeniyeti olan Endülüs işte böyle ortaya çıkmıştır. Ancak 1492 yılında Endülüs'ün son kalesi Garnatah düşmeden kırk elli yıl önce tekrar evsiz kalacağını fark eden Yahudi ve Mutezili bilginler İspanya'dan bir bir uzaklaşmıştır. Onları yeni evlerine Osmanlı'nın Akdeniz'deki Odysseus'ları olan korsanlar taşımıştır. Bu vizyon heterodoks, hoşgörülü, mistik Osmanlı İslam'ıyla birleşmiş ve kendini Roma sezarı olarak tanımlayan, gerçek Üçüncü Roma Osmanlı'nın en cesur, yetenekli ve zeki imparatoru Fatih'in dönemindeki o eşsiz uygar ortamın başlıca müesebbibi olmayı başarmıştır. Kalan İslam ülkeleri Şia ve Ehli Sünnet karanlığı yüzünden cariyelerle oynaşıp birbirlerine bıçak sallamaktan başka tek bir başarı gösteremezken eski medeni İslam'ın, Gazali mürtecisinin elinin henüz dokunamadığı İslam'ın son kalesi olan Osmanlı tekrar Endülüs ve Abbasi Bağdat'ı gibi serpilmiş, uygarlık ve bilime sahip olabilmiştir.
Peki Osmanlı nasıl Eşari karanlığın eline düşmüştür? Çok basit. Hastalığı kaynağı olan Mısır'dan kapmıştır. Mısır bir hastalık, yobazlık yuvasıdır. Ptolemy krallığı sonrası tarihinde tek bir gün dahi medeniyet görmemiştir. Tarihin en yobaz Hristiyanları, Hypatia'nın katilleri, İskender kültünü bugün Ptolemy halkının neye inandığını bilmemizi olanaksız hale getirecek şekilde talan eden yağmacılar olan Kıptiler yobazlıklarını güneydeki yeni yuvalarına kaçarken oradaki yeni Müslümanlara miras bırakmıştır. Yavuz, Alevi Türkmenlerin ve Heterodoks Türk İslamının katili, aynı zamanda Zağros dağlarının başındaki mağaralarından öte mesken tutamamış olan Kürtleri Bereketli Hilal'in kuzey doruğuna yerleştirmek gibi öngörüsüz bir avellik ile bugün dahi çektiğimiz, bize Erbil-Kerkük-Musul'u kaybettiren Kürt sorununa sebep olan kasap lakaplı Selim Mısır fethinden sonra oradaki Eşari din adamlarını Osmanlı'ya getirerek uygar İslam'ın son kalesini de yıkmayı başarmıştır.
Fatih gibi bir imparatorun devleti olan Osmanlı bu hatadan sonra Alevi öldürmeyi helal kılan şeyhülislamların, eşi görülmemiş bir bağnazlığın ve Türk İmparatorluğu'na Yeni Dünya'nın kapılarını açabilecek irfan ve gücün sahibi Piri Reis'i öldüren Kanuni'nin eline düşmüş, çağın gerisinde kalmıştır. Yeniçeri isyanları, Genç Osman'ın katli bu yobaz ortodoks İslam zihniyetinin eserleridir. Madımak, 15 Temmuz, cumhuriyet karşıtı ayaklanmalar, Şeyh Sait, Seyit Rıza, Said Nursi, İskilipli Atıf, Fethullah, Cübbeli bu zihniyetin eseridir.
Bu yobazlık bir zamanlar medeniyetin beşiği olan Irak'ı, kadim Mezopotamya'yı terör örgütlerinin oyun parkı yapan yobazlıktır. Asur medeniyetinin yükseliş noktası Suriye'yi bu hale getiren yobazlıktır. Kadim Mısır'ı, medeniyetin ana vatanını Mursi'nin eline veren yobazlıktır. Finike'yi Hizbullah'a veren yobazlıktır. Kartaca'yı, Hannibal'ın ülkesini bugünkü Tunus yapan yobazlıktır. İmparatorluklar beşiği ve tümülüsü Türkiye'yi bugünkü duruma getiren yobazlıktır.
Ha yeri gelmişken söyleyeyim, işbu karanlığın müesebbibi İslam'ın yanlış anlaşılması değildir iddia edildiği gibi. Ali Şeriati, Yaşar Nuri Öztürk, Edip Yüksel, Caner Taslaman... Muhafazakar gençlerin nonteizme doğru basamak taşı olan neo-İslamist ılıman İslamcı goygoycuların sonu Mutezile gibi olacaktır. Ortodoks İslam karanlık da olsa İslam'ın asıl şeklidir. Kuran adlı kutsal kitabın, sahabelerinin Muhammed Peygamber'den naklettiği sözler olan hadislerin, icmanın ve kıyasın gösterdiği yol İran, Açe, Afganistan ve Lübnan'ın gitmeyi tercih ettiği yoldur.
Elbet bu karanlığı Işık ile delmek isteyenler olmuştur. Baasçı ve Kemalist devrimciler İslam dünyasının en sevilen ve en karizmatik liderleri olsalar da ya Ortodoks İslam'a açık şekilde savaş açamamışlardır, ya bu savaşı bitirememişlerdir. Elçibey, İnönü, Tandoğan, Atatürk, İzzetbegoviç, Dudayev, Hüseyin, Esad'lar, Amanullah, Cinnah, Pehlevi... Bugün aşağı yukarı hepsinin emeği boşa gitmiş dursa da Türk halkı Ortodoks İslam'dan kemalist azimle ve kendi çabalarıyla kurtulmuş kurtulacaktır, Azerbaycan Elçibey'in izine girmek için çırpınmaktadır, Boşnaklar Bilge Kral'ın ışığına tutunmuştur. Yeni kuşaklar bu bayrağı elden ele aktaracaktır, Bosna ve Fas'tan Somali ve Pakistan'a, Tataristan ve Tunus'tan Etiyopya ve Arakan'a Müslüman halkları Ortodoks İslam denen meyus zincirden kurtaracak ve bilimin, aydınlığın ve uygarlığın aydınlık yoluna tekrar sokacaktır. Güneşli günler göreceğiz çocuklar!
[+] 1 üye Türkopol nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#16
aslında çok da açıklanması zor bir şey değil sorunun direk islam dünyası ile alakası yok öyle olsaydı sadece onlar geri kalırdı ama öyle olmadı asıl sıkıntı avrupanın herkesi solayıp geçmesi adamlar bu kadar ilerleyince onların teknikleri ve teknolojisini kullanmayan herkes geride kaldı aynısı uzakdoğu ülkeleri içinde geçerli doğu avrupanın çoğu içinde geçerli durum böyle olunca müslümanların bu yeni olaylara ayak uydurması için gereken kültürel siyasi ve ekonomik ortam oluşmadı hiç bir zaman ve şuan ki müslüman dünyasını elde ettik
A man's greatest joy is crushing his enemies
Ara
Cevapla
#17
Son yüzyılda İslam dünyasına Atatürk'ten çok faydası dokunan başka bir kimse bilmiyorum. Kurtuluş savaşı ve özellikle savaş sonrası uygulanan politikalar bağlamında söylüyorum. Keşke 20-30 yıl daha yaşasaydı. Bununla birlikte Ortodoks İslam'ın günah keçisi olarak gösterilmesine karşıyım. Kendi döneminde belli ihtiyaçları karşılamış ve inancın içe dönük olarak anlaşılmasına katkı sağlamış bir akım. Fakat süreç içerisinde toplumsal olarak bir takım gelişmelere engel olduğunu şu an bariz şekilde görebiliyoruz.
Ara
Cevapla
#18
Öncelikle problemi yanlış okuyorsunuz. Müslümanlar geri kalmadı, hristiyan Avrupa çok hızlı ilerledi. Müslüman ülkeler yerinde saydı veya yavaş ilerledi bunun pek çok nedeni var mesela Bağdat kütüphanesinin Moğollar tarafından yakılması diyebiliriz fakat asıl neden, en çok etkisi olan ana sebep hristiyanların din ve devleti birbirinden ayırıp rönesans ve reform yapmaları ama müslümanların rönesans rönesans ve reforma katilmamalaridir. Kısaca hristiyan Avrupa dini bir kenara koydu ve gelişti müslüman müslüman ulkeler ise dinine bağlı kaldı ve daha az gelişti
.
Ara
Cevapla
 




Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi



Strategyturk Forumları

Strategyturk Forumları tüm Türk stratejiseverler için büyük ve kaliteli bir platform olma amacı güder. Forum içerisinde çok sayıda strateji oyunu için bölüm ve bu bölümlerde haber konuları, rehberler, mod tanıtımları, multiplayer etkinlikleri ve üye paylaşımları için alanlar yer alır.