Sohbet: Kültür Sohbetleri #3: Kapitalizm
#1
CEVKj9sWEAAjzOt.jpg

Strategyturk Kültür Kulübü  tarafından düzenlenen Kültür Sohbetlerinin üçüncüsüne hoş geldiniz.

Bu sohbetteki ana konumuz Kapitalizm.

Sohbet Maddeleri
  • Kapitalizm`den önce ekonomik durum
  • Kapitalizme sebebiyet veren hareketler veya akimlar
  • Kapitalizm'ın sonuçları
  • Kapitalizme yonelik elestiriler
[+] 2 üye Sezar nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#2
Kapitalizm üzerine çok şey yazılabilecek ilginç bir kavram bana kalırsa ve bu ilginçliği illa kendisinden kaynaklı değil, alternatiflerinden kaynaklı gibi. Bir bakıma günümüz sistemi, doğduğun andan itibaren hayatını şekillendiriyor ve modern ancak meşru bir köleliğe zorluyor, birçok kişi için patronunla ortaçağda sana emir veren lordun arasında pek bir fark yok. Doğduğun andan itibaren bu dişlinin bir çarkı olmak için daha ne olduğunu ne bittiğini anlamadan okula gidiyorsun, büyüyünce ne olacaksın? dişlinin hangi çarkı olacaksın? Nice gençler esasen illa şirketin sahibi olmasına da gerek yok başına atanmış müdürü veya şefinin ağzından çıkacak 2 kelimenin peşinde koşmak için okullar okuyor. Evet her zaman "bana gelmez bu kadarı" diyip işten ayrılabilirsin ama kim gerçekten istediği için çalışıyor? Başlangıçtan itibaren belli bir yaşam tarzına şartlanmıyor muyuz?

Kapitalizmin bu koşullanmayla, şartlanmayla insanı daha hırslı hale getirdiğini düşünüyorum ve bu hırsın özü "optimizm" yani insanlardaki "ben çok çalışırsam bir gün o patronun yerinde olabilirim, doğru kararlar verirsem ben nasıl şu an milletin ağzından çıkacak lafa bakıyorsam ileride millet benim ağzımdan çıkan lafa bakacak" diyebilmesi yani sistemin zekiyi, doğruyu, başarılıyı ödüllendirdiği düşüncesi. Bu ne kadar doğru açıkçası tartışılır bir şey günümüzde, nepotizmden tut sokağın önemli kısımlarını çoktan parsellemiş iş odaklarına kadar, belki de Amerika'nın "fırsatlar ülkesi" olması, "Amerika rüyası" konseptinin kapitalizmle bu kadar ilişkili olmasının da bir sebebi bu.

Alternatiflerinin tarihteki hallerine bakıldığında kapitalizm bir nimetmiş gibi geliyor, kapitalizm sosyalizm vs. karşılaştırıldığında aklıma Amerika'yı ziyaret eden Yeltsin'in rastgele girdiği bir süpermarkette gözlerine inanamayıp "bu markette nasıl bu kadar ürün bolluğu var?" diye sorması geliyor. Çünkü Sovyetlerde marketteki ürünler tek tük, bu da komünizmin bir eseri ve ne derseniz diyin bir sistem insanını mutlu tutamıyorsa ayakta kalması mümkün değil.

Bu kapsamda sanki kapitalizm insan "sisteminin" doğal akışıyken, bu diğer ideolojiler "aykırı, anti tez akışlar" olup bu gidişatı değiştirmeye çalışmış ancak başarılı olamamış gibi görünüyor. Ama sanki bir gün dünyanın sonu gelirse yine bu doğal akışın devamında bir bakıma kapitalizmden kaynaklı sebeplerden olacak. Sigara firmalarının zamanında televizyonlarda "günde 1 sigara sağlığa yararlıdır" reklamı verdirtmesi gibi, para kazanmak uğruna, kapital uğruna ayağımıza sıkacağız.
[+] 1 üye Duman nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Cevapla
#3
Kapitalizm bir nevi modern kolelik, elestirilecek yani oldukca fazla ama alternatifi olmamasi onu su an icin tek yol yapiyor. Teorikte sosyalizm ve Marksizm Kapitalizme alternatif olarak gozukse de pratikte sosyalizmin surdurebilir olduguna dair bir ornek yok. Son 70 yila bakarsaniz sosyalist ekonomi duzene sahip olup suan gelismis ulkeler kategorisinde olan bir ulke bulamazsiniz.Venezuale ornegi karsimizda duruyor. Kapitalizmin basarisi insanlari daha cok calismaya ve rekabete tesvik etmesinden ileri geliyor.Sosyolojiden de biliyoruz ki insanlarin kendilerini gelistirmesini saglayan en onemli motivasyon rekabettir.

En sevmedigim yani ise zenginlerin daha cok zengin olmasi fakirlerin ise daha fakirlesmesine yol acmasi. Bakiniz:

https://www.theguardian.com/inequality/2...dit-suisse

Diyor ki Tum dunyanin zenginliginin yarisi dunya nufusunun %1`nin elinde. Bir yandan da bakiyoruz ki 1 milyar insan gunde 1 dolara yasamaya calisiyor. Milyonlar aclik sinirinin altinda. Insani dehsete dusuren veriler.
[+] 1 üye Sezar nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#4
Maddelerin yazılış sırasına göre, bilgim ve ilgim dahilinde, cevaplarımı yazayım:

1-Kapitalizmden önce ekonomik durum

Max Weber'de, en azından onu yorumlarken gördüğüm kadarıyla, kapitalizmin, tarihin başından itibaren varlığını sürdüren bir sistem olduğu; kimi zamanlar örselenmiş/şekil değiştirmiş bir hale bürünebileceğini, ancak "perde arkasında" daima varolduğuna dair bir tespit, soruyu geçersiz kılacaktır. Yanıtımız bu tespit olursa, kapitalizm, "tarihsellik" etiketi yapıştırılamaz hale gelir ve öncesini-sonrasını aramak gereksizleşir. Benim iktisadi tarih konusundaki bilgim yeterli değil, o yüzden meşhur aşamalı gelişim çizgisinden hareket ederek bir yorum geliştirmek, daha makul görünüyor.

Kapitalizmden önce varlığını sürdüren ana sistem, kırsal üretime dayalı, içe kapanık ekonomik ünitelerden oluşan, otarşist bir dürtüyle/itkiyle çarkları dönen, tarım ve dolayısıyla toprağın zenginlik kaynağı olarak görüldüğü, feodalizmdir. Ancak Türkiye'deki yalınkat anlatı ya da anlayış nedeniyle, feodalizm, çok kabataslak ve kimi kalıp noktalara bağlı kalınarak anlatılmakta ve anlaşılmakta; oluşumu, dağılışı ve kaidesini teşkil ettiği siyasi dünyanın özellikleri, çoğu zaman doğru ama eksik sözlerle izaha çalışılmakta. Adına "feodalizm miti" diyebileceğimiz bir anlatıyı meydana getiren bu sözlerin/kuramların başında, feodalizmin başlangıcını ve karakterini buluşunu, Roma İmparatorluğu'nun çöküşüyle eşitlemek gelir.

Batı Roma'nın çöküşüyle birlikte, Batı'daki iktisadi birliğin felce uğradığı, yeni kurulacak düzenin temellerine Cermen kabilelerinin ve geç dönem Roma'sındaki kimi "tabiyet bağları"nın sızdığı ve ciddi sarsıntılar yaşandığı açıktır; ancak, feodal döneme damgasını vuran kapalılık/kendine yeterlilik temellerine yaslanan tarım ekonomisinin ortaya çıkması için, İslam fütühatının Akdeniz'in güney kıyılarını sarsmasını beklemek gerekmiştir, bu da feodalizmin gerçek kimliğini bulmasının 7.Yüzyıl'a tarihlenmesini gerektirir. Bu tarihten itibaren doğuda Maveraünnehir'e, batıda Fransa'ya dayanan Arapların, özellikle Tiren Denizi'nde yürüttükleri korsanlık faaliyetleri, Mare Nostrum'u ortak bir kültür havzası ve daha da önemlisi kültür havzası olmasını mümkün kılan ticari bağlara ev sahipliği yapma vasfından koparmış, Akdeniz ticareti çöküşe geçmiştir. Akdeniz bölgesindeki ticaretin sönüşü, liman kentlerini ve hinterlandlarında yer alan şehirleri, zincirleme etki yaparak sönmeye mecbur etmiş ve Avrupa bir yandan kırsallaşırken bir yandan ayakta kalabilen kentleri büyük ölçüde dini merkezler olarak faaliyet gösterebilir hale gelerek işlevlerini yitirmişlerdir. Barbar krallıkların koruduğu Konstantin'in solidus'u tedavülden çekilmiş, kıta içerisindeki istikrarsızlıklar kısa mesafeli ticareti bile çok kötü biçimde baltalamış ve Avrupa siyasi-iktisadi bir parçalanma sürecine kapılıp gitmiştir.

Bu dönemdeki iktisadi faaliyet, neredeyse tümüyle tarıma dayalıydı ve tarımın kapitalistleşmesi mümkün olmadığı için, her malikanenin her türlü ürünü yetiştirme zorunluluğu vardı. Endüstriyel faaliyet de feodal birimlerin kendilerine yetecek kadar ürünü imal edip içeride tüketilmesi ilkesine dayandırılmıştı. Yukarıda belirtildiği üzere bu sistemde altın para, büyük ölçüde ortadan kalktı; istisnası, Arap ve Bizans egemenliğinde bulunan Güney İtalya, Sicilya, İspanya gibi bölgelerdi. Uzun yıllar, ticari faaliyetlerde kullanılan altın paralar, bu iki büyük medeniyet havzasındaki iktisadi faaliyetlerden doğmuş ve etrafa yayılmıştır.

Kıta, feodal dönemde, Türkiye'de telakki edildiğinin aksine tamamında olmamakla birlikte azımsanamayacak bir kesitinde, denizlerde söz söyleme gücünü yitirmiş ve bütün kazancını tarım üretiminden elde edebiliir hale gelmiş, sözgelimi Karolenj kralları Batı Akdeniz'deki korsan faaliyetleri karşısında tümüyle havlu atmışlardı. Dahası, saldırıya yalnızca güneyden, İberya ve Akdeniz üzerinden maruz kalmıyor; bir dönem İtalya'ya kadar ilerledikleri bilinen Macarlar, Paris yakınlarına kadar gelebilmiş Vikingler ve Normanlar gibi çeşitli güç odakları tarafından, çok yönlü bir baskı ve saldırya uğruyordu. Karolenj devletinin çöküşünün ardından giderek sıklaşan Macar-Viking istilaları, Avrupa'nın siyasi bütünlüğünü daha da ufaladı; gelişmiş bir devlet aygıtı olmayan ancak nispi bir refah dönemi yaratmış olan bu devletin yıkılışıyla birlikte Avrupa'da, feodalizm denince akla gelen ilk tasvirlere hayat verdiği söylenebilecek olan "castlelany" adındaki, lordun kalesini ve çevre topraklarını içeren idari birimler, Karolenj devletinin 840 sonrasındaki parçalanışıyla ve kaos ortamıyla birlikte ortaya çıkmışlardır. Çeşitli haklara sahip feodal yöneticiler ve tebaa arasındaki, hareketsizliğe dayanan bağlılık ilişkileri, sert koşullar altında toplumsal yapının ana çerçevesini teşkil ediyordu.

Siyasi parçalanmışlık, feodalizme bitirici darbeleri indirmeye başlayan, kabaca 11.Yüzyıl'dan itibaren Avrupa'nın kuzeyinde (Baltık Denizi, Kuzey Denizi, İngiliz Kanalı) ve güneyinde (Venedik, Ceneviz) ticarette ve bu ticaretin tazyikiyle (özellikle Flandre'deki tekstil üretiminde kendini gösteren) ihracata dönük faaliyetlerde gerçekleşen ekonomik uyanışa kadar, hatta bir süre bu uyanışla eş zamanlı olarak varlığını güçlü biçimde korudu. En yakıcı etkisini, Fransa'da "yargı hakkı" gereğince 300 civarında vassalın para basma imtiyazını kullanmasında ve Roma'dan devralınan altyapının ihmalinde gösteren bu parçalanmışlık, ancak 1300'lü yıllardan itibaren giderilmeye başlanabildi. Feodal ekonomi, ticarete uygun olarak tarımsal üretimde profesyonelleşmeye, canlı ve son derece büyük ticaret panayırlarının kuruluşuna, bu panayırlardaki ödeme işlemleri doğrultusunda özellikle İtalyan tüccarlar arasında büyük bir gelişim gösteren kredi ve bankacılık işlemlerinin serpilmesine, ticaret burjuvazisinin yükselişine bağlı olarak -sonraları organizmacı siyaset felsefesinin gelişmesini mümkün kılacak biçimde şekillenecek- kentlerin güç kazanmasına dayanamayacak ve çeşitli aşamalardan geçerek, adım adım tasfiye edilerek, yerini kapitalizme bırakacaktır.

2-Kapitalizme sebebiyet veren hareketler veya akımlar

Kapitalizmin gelişmesinin temelinde, yukarıdaki son paragrafta anlatıldığı üzere, başat unsur 1000'li yıllardan itibaren görülmeye başlanan ekonomik uyanış yatar. İtalya, Flandre, Brabant, Güney Fransa'nın başını çektiği bu ekonomik uyanış, Avrupa'daki mal ve para akışını hızlandırmakla kalmadı, bu hızlanmayı daha da ileri taşıyacak imkanlar ve araçlar yaratarak kapitalizmin tohumlarını ekti. Nüfusta da belirgin bir artışla yan yana gelişen bu süreç, ticari sermayeyi semirtmekle kalmadı; derbeylik rejiminin, toprakların kiraya verilmesi uygulamasının ve şehirlerin "Stadtluft macht frei" şiarını hayata geçirebilmesinin şartlarını hazırlayarak feodal bağlılık ilişkilerinde bir çöküşün taşlarını döşedi. Flandre-Brabant-Lombardiya üçgeninde gelişen endüstriyel atılımın da bir makine teknolojisinin gelişimini kolaylaştırdığı düşünülebilir.

Kapitalizmin geçtiği çeşitli evrelerden birisine de adını vermiş olan "merkantilizm", onun gelişiminin önemli dayanaklarından birisidir. Mutlak monarşilerin iktisadi politikası şeklinde, genelleme tehlikesine düşme pahasına bir tanımını yapmak mümkündür. Bu politika, basitçe, değerli metalleri tek zenginlik kaynağı olarak telakki etmekte, devletlerin bunlara sahip olmaları için her yola başvurmalarını meşru kabul etmekteydi; "devlet için amaç, para ve insan çokluğudur, zira her ikisi de gücün simgesidir. Paranın çokluğu ticaret ve endüstrinin gelişmesini sağlayan bir araç işlevini yerine getirir. (...) Emek gücünü ucuza sağlamak, ücretlerin yükselmesini engellemek için nüfusu arttırma politikası teşvik edilmelidir. (...) 17. ve 18. yüzyıllarda emeğe düşük ücret ödenmesinin, milli menfaate uygun düştüğü öne sürülmüştü". Bu anlayış, ham madde ihracının yasaklanmasını benimsiyor, ithalatın denetlenmesini savunuyordu. Bu politikanın, temelde mutlak monarkların gücünü arttırmak üzere geliştirildiği düşünülse bile, doğrudan ve dolaylı olarak sermaye sahiplerinin de menfaatlerine hizmet ettiği düşünülebilir.

Merkantilist akımı,1750'lerde, "fizyokratlar" olarak bilinen bir grubun ortaya attığı fikirler takip eder ve kapitalizmin "besmelesi" ya da "etiketi" olarak görülebilecek "Laissez faire, laissez passer" ilkesi, ilk olarak bu grubun mensuplarından Vincent de Gournay tarafından açıklanır. Dış ticaretin serbestleştirilmesini, tarımla ilgilenenlerin üzerindeki yüklerin kaldırılmasını, Fransa'daki aristokrasinin ayrıcalıklarının lağvını, ticareti gemleyen loncaların dağıtılmasını, işsizlik yardımı ödemelerinden hürriyeti zedelediği için vazgeçilmesini savunmakta ve insanların iktisadi faaliyetlerinde serbest bırakılmasının onları refaha götüreceğini iddia etmekteydiler.

Weber'in çalışmasıyla iktisadın ve sosyolojinin gündemine giren Protestan/Kalvinist ahlakın da kapitalizmin temellerini hazırladığı savı es geçilmemesi gereken bir noktadır. Sanılanın ya da umulanın aksine, Protestan/Kalvinist öğreti, "özgürlükçü", "bireyci" bir öz taşımaz; onu kapitalizm açısından cazip hale getiren şey, çalışkanlık ve tutum üzerine getirdiği yorumlardır. Kurtulacak müminlerin, daha doğuştan itibaren belirlendiği ancak bireyin bunu bilemeyeceği, Protestan öğretide merkezi yere sahiptir; bu düşünce, bireylerin, çok çalışarak, lüks tüketimden uzak durarak ve işini iyi yaparak Tanrı'nın kurtaracağı müminlerin arasında yer alabileceği fikrini beslemiş, bu fikir de büyük sermaye birikimlerinin gerçekleştirilmesinin önünü açmıştır.

3-Kapitalizmin sonuçları ve kapitalizme yönelik eleştiriler

İnsanlık tarihinde görülmemiş bir üretim-refah dönemi ve toplumsal yükselme/hareket edebilme imkanının bireylerin eline geçmesi ve tüketicilerin söz haklarını hiç olmadığı kadar arttıran bir ekonomik "demokrasi" kapitalizmin akla gelen ilk faydalı sonuçları. Teknolojik atılımları müthiş biçimde ivmelendirmiş olmasının da kapitalizmin artıları hanesine yazılabileceğini düşünüyorum; aşırı kolektivist yaşam tarzlarını ve mutlakıyetçi rejimleri "esnetmesi", hatta yer yer yıkmasını da onun olumlu sonuçları arasında görmek mümkündür, kanaatini taşıyorum. Ancak tüm bu olumlu atılımların da bir bedeli oldu; çevre tahribatı geri dönülmez bir noktaya ulaşırken, özellikle ilk dönemlerinde yaşanan ve yeniden güçlenen emeğin kötü kullanımı, pek çok insanın canına mal oldu. Bireyciliği, belirli bir noktadan sonra toplumu, toplumsallığı ve dayanışmacılığı, gelenekçiliği, haddinden fazla aşındırdı; bu yöndeki kötü hareketlerini engellemek, onu iyileştirmek isteyen akımları, belirli bir dönemin ardından sırtından attı ve kendisine dönük, çoğunlukla popülist tepkileri besleyecek bir atomizasyon eğiliminin kapılarını açarak kendi meşruiyetine gölge düşürdü.
Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında/Aşklarım, inançlarım işgal altındadır
tabutumun üstünde zar atıyorlar/cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır
toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar/denize yaklaşınca kumlar ve çakıl taşları
geçmiş günlerimi aşağılamaktadır.
[+] 5 üye basileus nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
#5
Aslında dünyada hiç bir sistemin olması gerektiği şekliyle işlemediğini kabul etmek lazım. Ama kapitalizm diğerlerine göre belki "daha az ütopik" veya orijinaline en yakın işleyen sistem olarak zikredilebilir. 

Kapitalizmden beklenen, parası olup yatırım yapmak isteyenlerin işini kolaylaştırmak dolayısıyla ülke ekonomisinin canlılığını sağlamak, diğer yatırımcılar dolayısıyla da rekabet ortamı sağlayıp bir nevi devlet eli olmadan tüketici hakkını da korumaktır. 

Lakin sistem bu şekilde işlemiyor. Çünkü yatırımcılar her zaman kendi menfaatlerine en uygun yatırımı yapmak istiyor ve çalıştırdığı insanların haklarına saygı duymuyor. Örneğin Türkiye'de parası olan biri en kolay para kazanacağı yer olan inşaat sektörüne giriyor. İşçi olarak en ucuza getirebileceği belki de fazla seçeneği olmayan(mülteciler vs.) İnsanları çalıştırarak işini görüyor. Parası olan para kazanmaya devam ederken elinde yatırım yapacak parası bulunmayan kişi eziliyor da eziliyor. 

Ayrıca bu durumda örneğin herkes kolay kâr edebileceği sektörü inşaat sektörü olarak görüp oraya giriştiğinde diğer sektörler, devlet de kendi eliyle yatırım yapmadığı için zayıf kalıyor. Devlet 10 sene zararı göze alıp uzun vadeli bir yatırıma girişebilecek bir mecra iken özel sektörde kimse elini bu taşın altına koymuyor.

Aslında sistemin niyeti insanları yatırım yapmaya itip ekonominin canlılığını sağlamak olmasına rağmen "bireylerin" yalnızca kendi çıkarlarını düşünmesiyle ülke ekonomisine uzun vadeli olmayan "canlılık" değil "sürdürülebilirlik" veriyor. Yani ekonomi özel yatırımcıların büyük kârlar sağlayarak yaptığı yatırımlardan suni bir sürdürülebilirlik kazanırken uzun vadede gittikçe zengin-fakir farkı artmasına ve ekonominin gittikçe çökmesine yol açıyor.
Ara
Cevapla
#6
[+] 1 üye Sezar nickli üyenin bu iletisini beğendi.
Ara
Cevapla
 




Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi



Strategyturk Forumları

Strategyturk Forumları tüm Türk stratejiseverler için büyük ve kaliteli bir platform olma amacı güder. Forum içerisinde çok sayıda strateji oyunu için bölüm ve bu bölümlerde haber konuları, rehberler, mod tanıtımları, multiplayer etkinlikleri ve üye paylaşımları için alanlar yer alır.